15 Mart 2010


Bu gezegende de süper kahramanlar vardır tamam mı? Ve ben, bu dünyada bir süper kahramandan özür dilemesi gereken tek insanım. Kahramanımızın adı Başak. O kadar. O, o zamirini kullanmamı yasakladığından beri Başak o. Başağı en iyi tanımlayan şey, onun Başak oluşu. O sadece Başak. Kendisi, başka hiçbir şey değil. Her şey aslında; ama herşeyden daha özgün. Akılı deli. Müzik de çok sever bu. Hayatın hakkını verir, hala bir çocuk kadar ciddiye alır hayatı yedişkinlerin ağız kokuları arasında dahi.

Rüyaları olan bir kız Başak. Rüyalarını sabah kalkıp deftere yazar istese mesela. Yahut, bu satırların yazarına dair, binlerce kelimelik lirikler karalayabilir, bir hediye pakedinin üzerine.

Bu gün dünyada şiddet kol gezerken, bir bilgisayar oyununda zombi öldürmenin dokunduğu, rahatsız ettiği bir kız Başak.

"Yaşıyorum öyleyse varım" demenin en protest yolu Başak olmak...

Benim şansım, onu bu kadar yakından tanıma şansını elde etmiş olmak. Benim şansım onun ormanda on kaplan, şehirde on beş abla gücünde kollaması arkamı. Benim ahmaklığım, ihmal etmem en büyük korunağımı.

Başak, geçtiğimiz yaz aramıza bol sıfırlı uzunluk birimleri koydu, bir uçağın gövdesinde Floridalar'a gitti. Bir türlü alışamadım. Yanımdayken, kişiliğimizi eylemlerimiz belirler lafının canlı örneği olan kızın bir mektup arkadaşı dinginliğine bürünmesine alışamadım, ona bir kez dahi mektup atmadım, atamadım. O hatırlattı varlığını kargo kutusundan çıkan somut armağanlarla, ben erteledim. Birkaç kez teşebbüs etsem de boş kağıtları doldurmaya, postalamadım hiç birini. Bir zarfın üzerine yazılacak isim değildi o.

Mutluluk, soğuk bir günde canın çok kestane isteyip, cebinden ancak beş tane kestane almaya yetecek para çıktığında, birini kesik parmaklı eldivenlerinle soğuktan uyuşan parmaklarının nihayet sıcak bir şeye deyince meydana gelen o anlık ısısından dolayı az kalsın yere düşürecekken ağzına atıp geri kalanları arkadaşlarına dağıtmak değilse ben şu ana kadar hiç mutlu olmadım.

Ben, bana bıraktığın, bizi tamamlayan iki parçan ile kestane yedim geçen gün. Bir kestane kabuğu kesti tırnağımı ip ince, o yaralı parmakla yazıyorum sana işte. Senin gidişin de; üzerine basılınca acıyan kağıt kesiği gibi ben zor anlarda telefonda isminin üzerine ağlamaklı basınca. İnce; ama hain acıtıyor yarası.

Benden daha hayırlı bir sevdiğin var ya, onun okuduğu bir kitap vardı bu aralar, onda geçen bir cüme sunuyorum sana:

"Varolmak, sana sarılmaktır."

Ve ben, hayatı bu aralar iyice kararıp kurumuş ben, samimiyete, gerçekliğe inancı damla damla süzülüp giden ben, varoluştan emekli olmaktayım senin sesini kulaklarım unuttukça daha da hızlı, daha da fazla. Kim bilir, yapbozun üç parçasını burada bırakan talihsiz sen... Sen ne haldesindir? Ben nasıl "gözükör" bir bencillikle senin yalnızlığını kendiminkinin yanında inkar etmişim?

Burada, Başak'a mektuplar yazacak hayırsızlığımı kılıçtan geçiren özlemim. Burada özrümü dileyeceğim ben senden. Reelde bir sonraki kestane paylaşımımıza kadar, burada yazılan her şey senin için artık.

Burası iki götün ve üzerinde pikap taşıyan bir masanın ancak sığabileceği derme çatma kulubemiz olsun bizim, ben senin ziyaratini bekleyeyim kapısında, sen gel önden buyur, ben kapıyı tıklatıp iznin dahilinde içeriye gireyim. İçimiz ısınsın mesela. Olmaz mı ?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder