20 Mayıs 2010

Kedi-köprü-ölü


Soğuktu hava, ben de bir tişört giydim gömleğimin altına, çıktım sokağa. Adım attım, şiir düşledim, onu özledim. Sonra her adımda taksit taksit onu düşledim, şiir attım, ona gidiyordu bazıları adımların, adım özledim.

Sonra bir gölge kesişti gölgemde. Gölge aitti bir kara kediye. Geldi kedi, miyav dedi. Dilim döndüğünce anlattım derdimi, dedim pisi pisi.

Takıldı peşime kara kedi, bazen gölgesi bazen kendisi gecenin içinde yitti, ama birkaç adımda bir geri geldi. Sonra tünedi bir duvarın üstüne. Sarma tütün çıkardı, özenle yaladı yaktı, sordu:
İster miymişim. Dedim ki; istemem, çıkmadan şarap içmiştim. Bir kedi ne kadar sallayabiliyorsa, salladı omuzlarını. Dumanı da gölgesi ve kendisi arasına katarak, sürünerek bacaklarıma, eşlik etti yeniden bana. Kara kedi, gri duman, kara gölge ve ben vardık köprünün önüne.

Ne düşünüyorsun dedi kedi,
Şiir diyecektim ki kendi sorusuna kendi cevap verdi:
Onu, değil mi?

Güldüm geçtim,
Miyav dedi geçti,
Yarısında nambır van
intahar noktası köprünün,
Durdum, sordu:

Onu seviyor muydum?

Baktım aşağıya, sonra kedi-gölge-duman, darmaduman karanlığa

O yaşarken dedim,
Ölmek yasak
Ve değil düşünmek,
Ölümün
Kenarından geçmek bile
Korkutuyor beni delicesine.

Her adımımda, çıktı arabaların altından, çöplerin içinden onlarca; hepsi birbirinden kara kediler, sokuldu yanıma.

Ben sana varana kadar bir kez daha
Tuatacaklar, söz verdiler, beni hayatta.

On yedi yaşımda güzel yaşam

Henüz vakit varken gülüm

Ve her şey yeni başlıyorken

Yakışır mı yaşamayı böyle sevene ölüm?



Güzel günler görüyorum galiba, güneşli günler
Motorları maviliklere sürüyorum
Umut ediyorum, şiir düşlüyorum, onu seyrediyorum.
Gün batıyor, yeniden doğduruyorum
Hüsn-ü talilin dibine vuruyorum.

09 Mayıs 2010


Fark ettim de, bir ay olmuş yazmayalı sana. Ben bu bir ay içinde olanlardan bahsedeyim istiyorum sana aslında.

Yalnızlığa tahammül edemiyordum uzun zamandır. Yani diyorlar ya "kendinle baş başa kalmak" diye, kalamıyordum ben işte. Kendimden sıkılıyordum. Neden bilmiyorum. İşte, bu geçti biraz. Yalnız kaldığımda, kendimle baş başa kaldığımda yalnızlık çekmiyorum artık pek. Daha çok tekil olmanın keyfine varıyorum kısa süreli dozlar halinde.

Baktım, kendi içime dönebiliyorum artık, bütün cesaretimi toplayıp güzel bir defter aldım. Yazmak için, anlatmak için. Nazım Hikmet'te oturup birkaç sayfa karalamıştım ki, taa OKS'ye hazırlanırkenki dersanemden arkadaşım olan Hakan'ı gördüm oracıkta. Hakan ve Ece, muhtemelen sana daha önce bahsettiğim ikiz kardeşler. İkisini de çok severdim ve iyi geçinirdik; lakin pek fazla bir araya gelmezdik. Oysa Nazım Hikmet'teki o karşılaşmadan sonra, sık sık- özellikle Hakan'la- vakit geçirir olduk. Edebiyata, yazmaya olan aşkımı körükledi yeniden. Benden başka spor ceket giyip, Beaudlaire, Rimboaud, Verlaine okuyan; ne bileyim The Smiths dinleyen biriyle karşılaşmak güzeldi. Nasıl olduysa Derin ve Akok ile de tanıştı Hakan, çok sevdi onları. Güzel bir grup olduk. Hatta Hakan, Derin Ben ve Kendinin oluşturduğu tiroya Rilke-Nietzsche- Salome triosu demeye başladı ki cidden komik, sonumuz hayrolsun. Her neyse, demem o ki büyük bir iyilik yaptı Hakan bana. Şu iyice işsiz güçsüz bir hale geldiğim günlerden kurtuldum; sanatın, satırların keyfine varar oldum. Sahaflar gezmeye başladım, hatta kitabevinin bir kısmını tekele çevirmeye niyetli anarşist, kibar bir sahafla dahi gene Hakan sayesinde tanıştım, arkadaş oldum. Bira'nın, Votka'nın; "yüksek müzikli içmece mekanları"nın, ortamcı arkadaşların iğrençliğini kabullendikten uzun süre sonra, arkadaş meclislerinde şiire şarap bulamanın tadını buldum. İçmesi acı gelmişse misal, oturdum şarap oldum.

Kalemimi kaldıramamıştım "Bir kış gecesi eğer bir yolcu" nun son satırlarını da sindirdikten sonra. Bir süre düşündüm: "Bu kadar güzel şeyler zaten yazılmışken, yeni bir şeyler ortaya koymanın amacı nedir ki?" diye. Sonra kitaba sokuldum yeniden, bir kez daha bana söylediklerini duydum: "Yazar olmak için, önce okur olmalısın." Ve o günden beri, okudum, okuyorum, en hasından afili bir okur oldum. Ardı ardına okuyor, cüzdanımı sahaflarda boşaltıyorum artık. Kendi kütüphanemi oluşturmanın, yazmaya bir adım daha yaklaşmanın ümidiyle; ancak okumanın keyfini de kaybetmeden çeviriyorum sayfaları.

Az kaldı biliyorum, yakında gelecek kalemimi kağıda konduracak cesaret. Ama o güne değin, sabretmek gerek.

Yeni hayatının mutluluk sarhoşluğundan bir kadeh ikramla,
Gelişine sabırsızlanan dostun,
Barış.

9 Mayıs 2010

Biliyorum, çok hayırsız bir eşek sıpasıyım gene bu günlerde ama;

29 Mart 2010

"Varoluş durumunda camı kırınız"

Camı kırdım az önce ve içeride sert rüzgarlar esmekte. Ordan oraya savuran bir veda yazısı olacak bu, lütfen kemerlerinizi bağlayınız.

Hayatım bildiğin boktan gitmekteydi. Yaklaşık altı aydır geometrik olarak artıyordu bende Nihilizm de, Pasifizm de. Hatta Pasifist Manifesto yazacak duruma gelmiştim hayata karşı. İnsanları sevmemek, kendinden sıkılmak, hiçbir şey yapmak istememek... İntaharın gerçek anlamı buydu belki de. Zihinsel, sezgisel, ruhsal ölüm... Boka batmıştım anlayacağın, Allah kurtarsındı. İşin kötü tarafı bende Allah Mallah da taze bitmişti.

İnsanların çoğunu bildiğin sevmiyor, sevmemeye çalışıyordum. Başkalarına karşı duvarlar örmek güçlü hissettiriyordu. İyi değil, doğru değil; ama güçlü. Posbıyık'ın meşhur Übermensch'iydim kendi gözümde.

Sonra bir şey oldu. Aslında hiçbir şey olmadı da, işte bir anda baktım kendime ve eski halim daha "doğru" geldi bana. Ne kadar canım acısa da Bulutsuzluk Özlemi doğru söylüyordu işte, yaşamaya mecburdum. Güçlü ölü olacağıma zayıf ve canlı olmalıydım bir kır çiçeği gibi eheh...

"Ulan" dedim. Ben arada derim "ulan". İnsanda, yalnızca insanda var oluş özden önce gelmiyor muydu? Tutkularım da iradem de benim. Ne olmak istersem oyum ben ve bu oyunda kendim olmak istiyorsam, kendim olurum.

Bunu anlamak için ne Tibet'e gidip kafayı sıfıra vurdurmam, ne de saçma kişisel ge(ri)lişim kitapları okumam gerekti aslında. Ben mutlu olmak istiyorsam mutluydum işte. İnsanlar hiç de bile kötü değildi. Hiçbir şey kötü değildi. Her şey olabildiğine karmaşktı. Bardağın yarısı doluydu, değildi bırak onu, suyu iç suyuydu durum.

Her şey apaçık ortadaydı ve bu açıklık ardına kadar saklı kalandı. Hayatın keyfi buydu zaten. Hayatta sürekli çelişkide kalmak, bir gün dediğini ertesi gün tutturamamak... Hayatın anlamı buydu işte: Sürekli anlam arayışında olmak ve hiçbir zaman bulamayacağının ümidi ile yola koşmak. Hiçbir zaman kesin doğruları yoktu insanın ve yaşam işte tam bu yüzden anlamlıydı. İstikrar ölümdü. Hayatın anlamını çözmüş olsam intahar ederdim, çünkü yaşamanın bir heyecanı kalmazdı. Yaşamak böyle güzeldi oysa. Elini uzun "uzun elim var lan" diye incelemek güzeldi. Birinin saçlarının arasına parmaklarını daldırmak, çorabını ayaklarının imecesiyle çıkarmak, cama buğu üflemek falan güzeldi, onu bırak, şahane güzeldi. Hatta kağıt kesiğinin bile şu garip gezegende ayrı bir raconu vardı işte.

Bir şişe efes bira güzeldi. Susmak güzeldi, dinlemek onun yanında nasıl süperdi. Otobüs durakları mesela, öpüşmek için fevkaladeydi. Eskiciler güzeldi, yorgun insanların ter kokuları bile, otobüslerde paylaşıldığında yakışıklı olmasa bile sempatikti. Yersen... :)

Hayata çok güzel diyenlere gülmektense, onlarla gülmek... İşte bu yıldızlı pekiyi derecesinde süperdi.

Varoluş, hümanizmdi. Varoluş insanların yanında var oldukça anlamlanıyordu. Varolmak, sana sarılmaktı. Üzdüğün insandan, cesurca af dilemekti. Ya da gecenin vakti aradığın numaranın, sözlerinin ardından "Seni çok seviyorum Barış Topaçlıoğlu" demesiydi.

Varoluş, "Ben de seni çok seviyorum İdil Özcan" demekti. Sevgi paylaşmaktı, sevgi emekti; Selvi Boylum Al Yazmalım da kim ne derse desin güzel filmdi.

Hemingway'in dediği gibi,

Dünya güzel bir yerdi ve uğruna savaşılmaya değerdi.


Not: Veda dememin sebebi şudur: PC başında da bir çok "iş" yapıyorum; yazmak, okumak, araştırmak gibi; ama reelde yaptıklarımdan ve zamanımdan çok yiyor bu alet. Bir süre uzaklaşacağım ondan. Hafta sonları sana karalayacak zamanı bulurum ama. Geri kalan vaktimde çizme geri dönmek, müziğimle ve müzisyen dostlarımla ilgilenmek ve klavyeyle değil; kalemle yazmak, sabahları yürüyüşe çıkmak istiyorum.

Güzel günlerde görüşmek ümidi ile,
Barış.

28 Mart 2010

Eh 4 gün olmuş, oha. Ama ne yapayım be kuzum, yazacak inan pek bir şey-en azından ilgini çekebilecek bir şey- olmuyor. Yoksa her gün kalktım, çişimi yaptım yüzümü yıkadım, okula gittim-geldim, çişimi yaptım dişimi fırçaladım yattım yazabilirim; ama benim idrar yollarımın kaotik macerası şahsi kanaatimce seni pek açmayacaktır.

Bu gün halsizdim biraz iki gündür hasta gibiyim, bir de önceki gün arkadaş evinde toplanıldı geç yatıldı falan; gitmedim dersaneye. İhtiyacım olmadığı halde fazladan fazladan uyudum. Önümüz- yarından itibaren- sınav haftası vol.2 malumunuz. Lazım o uykular bana.

Dün İdil aradı sonunda, Doruk, Melis ve Derinle Beyoğlu'ndaydım o ara, konuşamadık. Bu gün ben aradım, konuştuk ama. Neyse, dur. Biz dün(Cumartesi) Derin, Hakan, Ben ve Ece Alice'e gidecektik. İstanbul'da hem tiridi hem de ingilizce olarak bir tek İstinye'de varmış, dedik "Gidelim, hem macera falan olur, hem de hava güzel, karşıda gezer Otraköy falan yaparız". Çı. Olmadı. Ece paso dersane eken bir arkadaş olduğu için izin alamadı falan. C.tesi sabahı geldi, Derin çok hevesli, ne yapıp edip eğlendirmek gerek dedim, mecbur götürecez karşıya artık.

Dersaneden çıktım, Melis aradı. Doruğun sevgilisi bu. Doruk da çok değişti zaten. Romanya'ya bilgisayar bağımlısı, 85 kilo ve faşist gönderdiğim Doruk; iki sene sonra 69 kilo, sosyal ve sosyalist bir adam olarak döndü, yetmedi bi' de manita falan yaptı. Kız da pek bi gözel tu tu tu tu maşala. Neyse amaan yaşlı teyzeler gibi ben de... Neyse açtım telefonu Doruk çıktı kızın telefonunundan diyo " Abi kave dünyasındayız, gel." Dedim "iyi gelelim." Derini falan aradım, bunları kafaladım, hoop attık kendimizi İstiklal'e.

Hava çok bi' güzeldi, People Are Strange söylendi tüm karga seslerin elbirliğiyle, şapka alındı falan. Arada Doruk gitti bir de Dev-Lis dergisi falan aldı, güldüm bıyık altından.Ruh hastası bir ideolojinin(faşizm) sempatizanı olacağına, gitsin "Komünüs" olsun bari, razıyım ben.

Akşamında Derini evine yollayıp, biz de siteye yollandık üçlü olarak( üçlü derken yanlış anlaşılmasın tirisam felan..). Melislerin ev boşmuş, toplandık kısa sürede, ben içilsin sıçılsın insanlar eğlensin diye bayağı dil döktüm Melise, zar zor izin verdi. Ben bi bira adamıyım uzun süredir de, diğerleri değil işte. Bayağı içildi sıçıldı, kusup uğraştıran çoksarhoşkız bile vardı, ben Melise bir güzel mahcup oldum, ama gönlünü de aldım hemencik. Galiba insanları kafalayabiliyorum lan yıh yıh deyip sevindim, gece bir gibi Uzerle attık kendimizi bir taksiye, dağıldık evlere.

Sana bunu yazdığım sırada, Ertesi gün, çalıştığı bir tarih ve çalışmayı servise ertelediği bir felsefe sınavı olan Barış'ım ben. Alabildiğine pazar burada, yağmur panjurlarımı dövüyor ve yarın sabah, yeni bir haftaiçi buhranı başlıyor.

İnsanın yaşadığını ancak ömrünün yedi de birinde hissedebilmesi biraz trajik bence diye düşünen,
Barış.


Not: İnsanın sabah "Kaderin Sesi" ile uyanması nasıl "cool" bir şeydir ey Allah'ım! Teşekkürler bolca. =)

24 Mart 2010

Bu gün okulu kırdım ben. Hava çok güzel olur falan sanıyordum, yanıldım. Olsun, güzeldi bu gün. Hazelle buluştuk, eğlendik bayağı. Oyun Atolyesi'nin cafesi çok güzel, sen gelince götüreyim seni oraya, bir orada oturduk bu gün. Aslında gezdik bayağı ya neyse...

Pek başka şey olmadı bu gün. The Saboteur diye oyun var, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Paris'de geçiyor. Fransızların meşhur "La Resistance"ı üyesi bir sabotajcıyı kontrol ediyosun falan. Neyse, aklıma Bertolt Brecht geldi II. Dünya Savaşı falan deyince. Ondan bir şiir sunayım bu gün de sana, anlatacak pek bir şey yok çünkü.

kardeşim bir pilottu

“bir pilottu kardeşim.
güzel bir günde emri geldi.
hazır etti çantasını
güneye doğru koyuldu yola.

bir fatihti kardeşim.
yerimiz yoktu yaşamaya.
topraklar ele geçirmekti

öteden beri hayalimiz.

kardeşimin fethettiği yer şimdi
guadarrama dağlarında
boyu tam bir seksen,
derinliği bir elli.”


Bu da anadilindeki:


mein bruder war ein flieger
eines tages bekam er eine kart
er hat seine kiste eingepackt
und südwärts ging die fahrt.

mein bruder ist ein eroberer
unserm volke fehlt's an raum
und grund und boden zu kriegen, ist
bei uns alter traum.

der raum, den mein bruder eroberte
liegt im guadarramamassiv
er ist lang einen meter achtzig
und einen meter fünfzig tief.

İronik işte. Brecht'i seviyorum ben. "Good German" diye film vardı, 40'lı yıllarda Brecht için de söylenebilir,

"The Good German"

Savaş mavaş dedik; savaştan uzak, barış içinde kal bari,
Barış.

22 Mart 2010

Bu gün fidan diktik biz okulda. Okuldan eve geldim, annem aradı. Derhal saçımı kestirmeye gidecekmişim. Bağdat Caddesi'nde ya benim berberim ona gittim. "Törkiş Barni Sitinsın" bi' adamdır Suat Abi, onunla konuştum biraz. Sonra annem caddedeymiş, buluştuk. Yemek yedik. Stefan Zweig'in Satranç'ını aldım, okur bitiririm yarına. Alelade bir gündü işte. Senin uzaklardan gelen mesajın olmasa, buraya daha karamsar bir şeyler yazabilirdim aslında. Hem biliyor musun, hava sıcakladı iyice, bahar geliyor.

Demin karıştırırken rastladığım bir şiir hediye edeyim ben bu gün sana olmaz mı? Olur bence:

Kurtulamayan

sen kader ağacı değilsin---nedeni bu
tutkularına bırak kendini
bir soluk var yaşıyor uzak uzak
bu daha ölmemişsin demektir

önce bitir bu şarkıyı
bir bardak doldur mavi
--hicbiri acmıyor mu seni-
ve git bu gelmediğin yere
kurtulamayan--nedeni bu

Ece Ayhan.

Bir laf vardı, "Ben iradesiz değilim. Benim tutkularım güçlü." diye, o geldi aklıma. Aslında İkinci Yeni'dir, sembolist şiirdir falan, bunları da konuşmak lazım bir ara.

Ayrıca,

darkness only stays at nighttime,
in the morning it will fade away.
daylight is good
at arriving at the right time.
it's not always
will to be this grey.

all things must pass,
all things must pass away.
all things must pass,
all things must pass away.

Geçecek her şey, beklemek lazım sadece. Beklemek lazım. Beklemek. Sadece beklemek. Sadece...

Beklerken,
Barış.

21 Mart 2010


İki gündür yazamadım, ama çok boktan şeyler oldu benim cephede. Şimdi ise şu satırları yazmak bir yükümlülük değil; bir ihtiyaç, bir kurtuluş benim için.

Özdemir Asaf, "Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz." demiş hani, ona ters düşecek de olsa, yalnızlığımı paylaşmam lazım benim bir şekilde.

Bu sabah, bir rüyanın ardından, alabildiğine yalnız uyandım ben. Rüyamda, zamanında çok üzdüğüm, hayal kırıklığına uğrattığım birinden af diliyordum. Kaybedileni geri kazanıyordum, güneş kaybedilenin kısık gözlerinde parlarken. Oysa uyandığımda emindim. Hala nefret ediyordu benden.

Dersane yolunda da güneş beni yakaladı konuşkandığım otobüs penceresinde. Sabah güneşi sidikliye vurur derler, yalnıza da vuruyormuş demek. Lou Reed dinleye dinleye vardık dersaneye.

Kızacaksın bana; ama çare yok, böyle bu durum. İdil ve Barış hayal kırıklığına uğratıyorlar beni. Sorun onlar değil aslında. Sorun-ne kadar klişe bir laf olsa da- benim. Düşünüyorum da, sanırım çok sevmek yanlış olan. Birçokları tersini seçtiğine göre.

Aramıyorlar beni Başak. Günde bir on beş dakika bulamıyorlar, aramıyorlar ben aramadıkça. Beraber yürüyorlar beni ardlarına takıp. İdilin facebooktaki "Have you seen those little piggies" klasörüne dahi giremiyorum ve daha kötüsü bu duruma bozulabiliyorum. Benim onları sevdiğimden daha az seviyorlar beni-kabul etmek gerek artık- ve ben aşşağılık kopleksi içinde acı çekiyorum. Hayatımda zaten ,daha önce de söylediğim gibi, en fazla on insan var ve ben onları da kaybediyorum. Kendini başkalarına adamadıkça ne anlamı var, bilmiyorum. Ben yaşamak için başka bir yol, inan bilmiyorum.

Her şey daha da kötüye gidiyor gün geçtikçe. Hayatımın en güzel, en gerçek yazını yaşatan insanlar birer birer kopuyor. Sana, sanal alemin birleri ve sıfırları arasından ulaşabiliyorum anca. Kahkahalarımız için ortak bir coğrafya yok. Ötekiler daha fena, vakit bulamıyorlar hayatlarında bana. Kendimi işsiz-güçsüz, işe yaramaz ve alabildiğine yalnız hissediyorum.

Her şey kötüye gidecek. İdil bilmem ne programıyla yurt dışına, Barış şehrin karşı yakasında otuz katlı bir şirkete... Birbirimizi anca yılda bir göreceğiz. Gerçi bu gün de pek farklı değil ya. Barışla sohbetlerimiz dersanede beşer dakika ve o direk evine gideceği için rıhtıma yürürken on beş dakika sınırında duruyor mutlaka. İdil ise aradığımda genelde konuşuyor; ancak hep arayan adam ben olduğum için onu rahatsız eden biri gibi hissediyorum kendimi, yani bombok hissediyorum.

Her şey üst üste geliyor Başak. Her şey üstüme geliyor. İnandığım, ait hissettiğim şeyler...
Yarın yazabileceğim devamını. İyi değilim şimdi, gözlerim doluyor Başak.

Özlemle,
Barış.

18 Mart 2010

Savaşı kutsamak gibi bir amacım yok elbette; ama bundan 95 yıl önce, bu toprakların insanları kahramanca korumuşlar hayatlarını, istikballerini. Bize de minnettar kalmak düşüyor haliyle. Her neyse.

Bu gün biraz daha keyifliyim. Okulun çoğunluğunun kırk beş altı beklediği, en yüksek notun 80 olduğu bir sınavdan altmışlı bir not bekliyorum. Daha fazlasını hak ettiğimi düşünüyordum gerçi, önümüzdeki sınavlara bakacağız artık.
Okuldan döndüğümde apartmana girerken, hatırlarsın apartmanın iki yanı iki küçük bahçeydi ve bir erik ağacımız vardı bizim, erik ağacında çiçekler açtığını görüp uzun uzun kokladım yaklaşan baharı. Uzun süredir böyle bir şey yapmayacak kadar kabız olduğumu fark edip gülerek girdim sonra da evime.

Düzenli bir insan olmaya başlıyorum iyice. Ortalığı toplayıp biraz bilgisayar başında takıldım, yarın Akok ve Tunç bize gelecek, Akok bizde kalacak da gece izleyelim diye film indirdim(The Boondock Saints 1-2). Geçen gün de Jefferson Airplane diskografisi indirmiştim, dinlerken albüm kapaklarına baktım falan. Annem gelecek sene için de dersaneme kayıt yaptırmaya gitmişti, geldi. Tamam paralı eğitim, boktan sınav sistemi falan da seviyorum dersane ortamını. Okuldan daha çok hem de. Bayağı. Koptuk konudan, n'apıyorum demiştim? Hah Jefferson Airplane çok güzel grup, dinlendikçe de güzelleşiyor.
Bir süre aradan sonra saksafon çalışmaya başladım tekrar bu gün. Sasha çok güzel bir enstürman; ama benim kondisyonum yerlerde süründüğünden yoruluyorum bolca, zor geçiyor şimdilik çalışmalarımız. Bu gün It's only love'ı çıkarıp çaldım, keyifli geldi. Yavaş ama. Bu arada söylemeyi unuttum bak. Okulum İtalya'da bir okulla yazışıyormuş, kardeş okul olayları, bilirsin. Böyle Türk müziği vs. İtalyan müziği muhabbetine girip, karşılıklı öğrenci yollayacaklarmış. Hocalarımdan biri bana da söyledi işte falan. Kıvırabilirsek bana bir yol görünüyor olacak.

Bir de Hazelle konuştum bu gün bir saat kadar. Sohbetlerimiz keyifli geçiyor. Son bir ayda uğradığım düşünsel değişimden gerçek anlamda memnun olan tek kişi o sanırım, ben de seçtiğim yolun takdir edilmesinden memnunum. Alan memnun yani, satan memnun. İdil ise; klasik romantik, idealist ve heyecanlı Barış'ın yerine, Varoluşçu-nihilist, pasifist bir değişim içinde olmamdan pek memnun değil sanırım. Olsun, ben kızmıyorum ona, o da yargılamıyor beni. Bu yüzden en çok ona dert yanıyorum buralarda. O olmasa işler daha da sarpa sarardı hem. Arada birilerinin yanlış yapıyosun demesi, hayat kurtarabiliyor.

Kime okutsam beğeniliyor yazdıklarım. Özellikle şiirde tekdüzeliğimi kırmaya başladım sanırım. İnsanların beğenisi, bir kibarlık usulü değilse, sevinmenin, övünç duymanın tam sırası sanırım. Daha da iyisi, yazmanın, daha çok yazmanın!

Yarın coğrafya sınavım var, Türkiye'nin 1980 sonrası ekonomik politikalarını soracaklar bana, onlara dönmem gerek. Sınavlarım tam gaz devam ediyor, sanmıştım ki, etmiyormuş. Haftaya boş, 2. yarısı bir sonraki hafta- imiş. Bu kadar da takip ediyorum okulumu işte.

Gelecek günlerde daha çok şey anlatabilme ümidi ile,
Barış.

17 Mart 2010



Matematik sınavım var yarına, malum sınavlar başladı, o yüzden bu günlük böyle oluyor. Dersanedeki "Metal Hocası" lakaplı uzun saçlı, dövmeli edebiyat hocamla yaptığımız Woodstock sohbetinin ardından hocam defterime "With a Little Help From my Friends- Joe Cocker" yazmasa idi, bu superb coverı dinlememiş olacaktım. Dinlememişsindir umarım da ilk kez dinleyip "Aaa negzel" dersin :)

Not: Dersanede çok süpersonik öğretmenlerim var benim.

With a little help,
Barış.

16 Mart 2010


Dün seninle konuştuktan sonra her zamanki gibi pijamalarımı giydim, her zamanki gibi saatimi kurduktan sonra yatıp, her zamanki gibi uyudum. Bu sabah her zamanki gibi kalkıp, her zaman yaptığım şekilde yaptım kahvaltımı ve her sabah yürüdüğüm yolu bir kez daha düşünmeden, mekanik bir biçimde yürüyüp servisime bindim, okuluma gittim.

Anlayacağın her şey inanılmaz aynı hayatımda. "Her şey bir kopyanın, kopyasının kopyası..."

Deliler evi müdürü gibiyim. Herkes mi deli, onlar arasında tek deli ben miyim bilemiyorum bazen. Saçmapasan ergen dürtülerle değil ama; bir şekilde çok sıkılıyorum insanlardan. "Hayatta üç büyük kuralım vardır"cılardan, "Her gününü programlı yaşayacaksın ağbi" cilerden özellikle. Hayatı bu kadar çok mu ciddiye alıyolar da böyle bir disiplin içindeler, yoksa hayatı ciddiye alan ben miyim asıl, anlayamıyorum.

Yaşıtlarımın en büyük problemi yarınki edebiyat sınavı iken, ben burada Faulcout ile cebelleşiyorum, varoluşuma yanıtlar arıyorum, kendimi arıyorum. Ha, bulabiliyor muyum? Hayır. Her sabah aynı şeyleri yapan biri olarak, diğer insanlarla beraber aynılık paktına girmemek için çaba harcıyorum elimden geldiğince. Sanatla, felsefeyle, müzikle ilgileniyorum. Hiçbirinden istediğim sonucu alamıyorum ne yazık ki. Belki çok fazlasını istiyorum, belki çok az sabrım var; ama anayola karşı seçtiğim patika beni bir yerlere ulaştırmakta başarısız olunca, paniğe kapılıyorum. Akrebin, yelkovanın her turu yaralar açıyor ruhumda sanki. Herşey dört bir yana dağılıyormuş da, hangi birinin peşinden koşacağımı şaşırıp dımdızlak ortada kalıyormuşum gibi hissediyorum.

Bir de bunların yanında müthiş bir yalnızlık çöküyor üzerime. İnsanların çoğunu özel kılamayınca, varlıklarından tad alamıyor, onlara yanaşmıyorum. Okulda mesela, kurduğum zoraki arkadaşlıkların çoğu bu halde. Hayatta samimi olarak sevdiğim bir düzine insan bütün sosyalleşme açlığımı gidermeye yetmiyor kimi zaman, ben de alabildiğine yalnız hissediyorum. O bir düzine insanı sahipleniyorum adeta. Azılı bir mülkiyetçilikle kızıyorum onlara, kıskanıyorum onları. Bu davranışım ya soğutursa onları benden diye de korkmadan edemiyorum.

Şimdi kalkmam, öncelikle saksafon çalışmam lazım. Uzun bir aradan sonra toparlamak çok zorluyor beni ve pek keyifli olduğu söylenemez beceriksizliğimi melodik olarak yüzüme vurma işinin; ama ben o enstürmanı sevdim, dahası inandım daha güzel bir insan olmamda ve keyif almamda payı olduğuna, çalışmalıyım. Sonra yarınki edebiyat sınavı için hazırlanmalı- ve evet Faulcout'u bırakacağım bu gün- ardından tüm sıradanlık ayinlerimi sırasıyla gerçekleştirip yatağıma gömülmeliyim. Belki yakında kafamdaki çelişkiyi çözerim:

Bir dişlinin içinde aynı güzegahta dolanıp durmalı mı, yoksa yuvadan kopup savrulmalı mı?


Sevgiler,
Barış.

15 Mart 2010


Bu gezegende de süper kahramanlar vardır tamam mı? Ve ben, bu dünyada bir süper kahramandan özür dilemesi gereken tek insanım. Kahramanımızın adı Başak. O kadar. O, o zamirini kullanmamı yasakladığından beri Başak o. Başağı en iyi tanımlayan şey, onun Başak oluşu. O sadece Başak. Kendisi, başka hiçbir şey değil. Her şey aslında; ama herşeyden daha özgün. Akılı deli. Müzik de çok sever bu. Hayatın hakkını verir, hala bir çocuk kadar ciddiye alır hayatı yedişkinlerin ağız kokuları arasında dahi.

Rüyaları olan bir kız Başak. Rüyalarını sabah kalkıp deftere yazar istese mesela. Yahut, bu satırların yazarına dair, binlerce kelimelik lirikler karalayabilir, bir hediye pakedinin üzerine.

Bu gün dünyada şiddet kol gezerken, bir bilgisayar oyununda zombi öldürmenin dokunduğu, rahatsız ettiği bir kız Başak.

"Yaşıyorum öyleyse varım" demenin en protest yolu Başak olmak...

Benim şansım, onu bu kadar yakından tanıma şansını elde etmiş olmak. Benim şansım onun ormanda on kaplan, şehirde on beş abla gücünde kollaması arkamı. Benim ahmaklığım, ihmal etmem en büyük korunağımı.

Başak, geçtiğimiz yaz aramıza bol sıfırlı uzunluk birimleri koydu, bir uçağın gövdesinde Floridalar'a gitti. Bir türlü alışamadım. Yanımdayken, kişiliğimizi eylemlerimiz belirler lafının canlı örneği olan kızın bir mektup arkadaşı dinginliğine bürünmesine alışamadım, ona bir kez dahi mektup atmadım, atamadım. O hatırlattı varlığını kargo kutusundan çıkan somut armağanlarla, ben erteledim. Birkaç kez teşebbüs etsem de boş kağıtları doldurmaya, postalamadım hiç birini. Bir zarfın üzerine yazılacak isim değildi o.

Mutluluk, soğuk bir günde canın çok kestane isteyip, cebinden ancak beş tane kestane almaya yetecek para çıktığında, birini kesik parmaklı eldivenlerinle soğuktan uyuşan parmaklarının nihayet sıcak bir şeye deyince meydana gelen o anlık ısısından dolayı az kalsın yere düşürecekken ağzına atıp geri kalanları arkadaşlarına dağıtmak değilse ben şu ana kadar hiç mutlu olmadım.

Ben, bana bıraktığın, bizi tamamlayan iki parçan ile kestane yedim geçen gün. Bir kestane kabuğu kesti tırnağımı ip ince, o yaralı parmakla yazıyorum sana işte. Senin gidişin de; üzerine basılınca acıyan kağıt kesiği gibi ben zor anlarda telefonda isminin üzerine ağlamaklı basınca. İnce; ama hain acıtıyor yarası.

Benden daha hayırlı bir sevdiğin var ya, onun okuduğu bir kitap vardı bu aralar, onda geçen bir cüme sunuyorum sana:

"Varolmak, sana sarılmaktır."

Ve ben, hayatı bu aralar iyice kararıp kurumuş ben, samimiyete, gerçekliğe inancı damla damla süzülüp giden ben, varoluştan emekli olmaktayım senin sesini kulaklarım unuttukça daha da hızlı, daha da fazla. Kim bilir, yapbozun üç parçasını burada bırakan talihsiz sen... Sen ne haldesindir? Ben nasıl "gözükör" bir bencillikle senin yalnızlığını kendiminkinin yanında inkar etmişim?

Burada, Başak'a mektuplar yazacak hayırsızlığımı kılıçtan geçiren özlemim. Burada özrümü dileyeceğim ben senden. Reelde bir sonraki kestane paylaşımımıza kadar, burada yazılan her şey senin için artık.

Burası iki götün ve üzerinde pikap taşıyan bir masanın ancak sığabileceği derme çatma kulubemiz olsun bizim, ben senin ziyaratini bekleyeyim kapısında, sen gel önden buyur, ben kapıyı tıklatıp iznin dahilinde içeriye gireyim. İçimiz ısınsın mesela. Olmaz mı ?