29 Mart 2010

"Varoluş durumunda camı kırınız"

Camı kırdım az önce ve içeride sert rüzgarlar esmekte. Ordan oraya savuran bir veda yazısı olacak bu, lütfen kemerlerinizi bağlayınız.

Hayatım bildiğin boktan gitmekteydi. Yaklaşık altı aydır geometrik olarak artıyordu bende Nihilizm de, Pasifizm de. Hatta Pasifist Manifesto yazacak duruma gelmiştim hayata karşı. İnsanları sevmemek, kendinden sıkılmak, hiçbir şey yapmak istememek... İntaharın gerçek anlamı buydu belki de. Zihinsel, sezgisel, ruhsal ölüm... Boka batmıştım anlayacağın, Allah kurtarsındı. İşin kötü tarafı bende Allah Mallah da taze bitmişti.

İnsanların çoğunu bildiğin sevmiyor, sevmemeye çalışıyordum. Başkalarına karşı duvarlar örmek güçlü hissettiriyordu. İyi değil, doğru değil; ama güçlü. Posbıyık'ın meşhur Übermensch'iydim kendi gözümde.

Sonra bir şey oldu. Aslında hiçbir şey olmadı da, işte bir anda baktım kendime ve eski halim daha "doğru" geldi bana. Ne kadar canım acısa da Bulutsuzluk Özlemi doğru söylüyordu işte, yaşamaya mecburdum. Güçlü ölü olacağıma zayıf ve canlı olmalıydım bir kır çiçeği gibi eheh...

"Ulan" dedim. Ben arada derim "ulan". İnsanda, yalnızca insanda var oluş özden önce gelmiyor muydu? Tutkularım da iradem de benim. Ne olmak istersem oyum ben ve bu oyunda kendim olmak istiyorsam, kendim olurum.

Bunu anlamak için ne Tibet'e gidip kafayı sıfıra vurdurmam, ne de saçma kişisel ge(ri)lişim kitapları okumam gerekti aslında. Ben mutlu olmak istiyorsam mutluydum işte. İnsanlar hiç de bile kötü değildi. Hiçbir şey kötü değildi. Her şey olabildiğine karmaşktı. Bardağın yarısı doluydu, değildi bırak onu, suyu iç suyuydu durum.

Her şey apaçık ortadaydı ve bu açıklık ardına kadar saklı kalandı. Hayatın keyfi buydu zaten. Hayatta sürekli çelişkide kalmak, bir gün dediğini ertesi gün tutturamamak... Hayatın anlamı buydu işte: Sürekli anlam arayışında olmak ve hiçbir zaman bulamayacağının ümidi ile yola koşmak. Hiçbir zaman kesin doğruları yoktu insanın ve yaşam işte tam bu yüzden anlamlıydı. İstikrar ölümdü. Hayatın anlamını çözmüş olsam intahar ederdim, çünkü yaşamanın bir heyecanı kalmazdı. Yaşamak böyle güzeldi oysa. Elini uzun "uzun elim var lan" diye incelemek güzeldi. Birinin saçlarının arasına parmaklarını daldırmak, çorabını ayaklarının imecesiyle çıkarmak, cama buğu üflemek falan güzeldi, onu bırak, şahane güzeldi. Hatta kağıt kesiğinin bile şu garip gezegende ayrı bir raconu vardı işte.

Bir şişe efes bira güzeldi. Susmak güzeldi, dinlemek onun yanında nasıl süperdi. Otobüs durakları mesela, öpüşmek için fevkaladeydi. Eskiciler güzeldi, yorgun insanların ter kokuları bile, otobüslerde paylaşıldığında yakışıklı olmasa bile sempatikti. Yersen... :)

Hayata çok güzel diyenlere gülmektense, onlarla gülmek... İşte bu yıldızlı pekiyi derecesinde süperdi.

Varoluş, hümanizmdi. Varoluş insanların yanında var oldukça anlamlanıyordu. Varolmak, sana sarılmaktı. Üzdüğün insandan, cesurca af dilemekti. Ya da gecenin vakti aradığın numaranın, sözlerinin ardından "Seni çok seviyorum Barış Topaçlıoğlu" demesiydi.

Varoluş, "Ben de seni çok seviyorum İdil Özcan" demekti. Sevgi paylaşmaktı, sevgi emekti; Selvi Boylum Al Yazmalım da kim ne derse desin güzel filmdi.

Hemingway'in dediği gibi,

Dünya güzel bir yerdi ve uğruna savaşılmaya değerdi.


Not: Veda dememin sebebi şudur: PC başında da bir çok "iş" yapıyorum; yazmak, okumak, araştırmak gibi; ama reelde yaptıklarımdan ve zamanımdan çok yiyor bu alet. Bir süre uzaklaşacağım ondan. Hafta sonları sana karalayacak zamanı bulurum ama. Geri kalan vaktimde çizme geri dönmek, müziğimle ve müzisyen dostlarımla ilgilenmek ve klavyeyle değil; kalemle yazmak, sabahları yürüyüşe çıkmak istiyorum.

Güzel günlerde görüşmek ümidi ile,
Barış.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder